Barış okullarının hikâyesi

Barış okullarının hikâyesi

Mesut Çevikalp, Barış Okulları adlı kitabında dünyadaki Türk okullarını anlatıyor. Çalışma, 25 ülkede okulların açılma serüvenini, kurucularını, şu anki durumu ve ülkenin genel manzarasını öğretmenlerin mektupları ve anekdotları eşliğinde okura sunuyor.
BARIŞ OKULLARI: ÖNDEN GİDEN ADANMIŞ EĞİTİMCİLERİN SINIRLARI AŞAN HİKÂYELERİ, MESUT ÇEVİKALP, ZAMAN KİTAP, 286 SAYFA

Türk okulları son zamanlarda dünyaya sunulan ender barış projelerinden biri. Dünyanın pek çok ülkesinde Müslümanlık, son zamanlarda olduğu gibi çoğunlukla cinayet haberleriyle gündeme geliyor. Ülkemiz de dünyanın hemen her yerinde bu algının bir parçası. Ancak Türk okulları insanlara genel algının aksine yepyeni bir ses sunuyor. Şiddetten her ne şart altında olursa olsun uzak durulduğu, farklılıklara saygının vurgulandığı ve farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü, insanların birbirinden çok şey öğrendiği bir proje bu. Bu projenin henüz yeterince çalışıldığını ve anlatıldığını düşünmüyorum. Şimdiye kadar yapılan yazılı çalışmaların -radyo ve televizyon programları daha başarılı- önemli bir kısmı önyargılı: Ya baştan, niyet okumaya dayalı komplocu bir yaklaşım hâkim ya da “adanmış”, “muhacir” gibi kelimelerle dolu ancak tahlilin olmadığı, merak etmeyen, sorular sormayan ve şaşırmayan mistik bir bakış açısı var. Aslında her iki bakış açısı da bizatihi tahlili hak ediyor. Birincisinde geri kalmışlığın, özgüven kaybının yansımaları, ikincisinde ise eleştirel düşünce yokluğunun izleri var.

Mesut Çevikalp, Barış Okulları adlı kitabında dünyadaki Türk okullarını anlatmaya çalışmış. Kitap, sonundaki röportaj ve kısa değerlendirme gibi birkaç bölümün yanında 25 ülkede okulların açılma serüvenini, kurucularını, şu anki durumunu ve ülkenin genel manzarasını anlatmayı amaçlamış. Eser, siyasetin bu okulları kapatma yönündeki trajikomik iradesine bir cevap verme amacı taşıyor. Yazar, bu düşünceyi kitabın başında ve sonunda ifade etmiş.

Bir yiğit gurbete gitse…

Barış Okulları muazzam bir malzemeden hareket ediyor. Kitapta Tayland’dan Vietnam’a pek çok ülkede okulların kurucularıyla yapılan mülakatlar ya özetlenmiş ya da alıntılar halinde verilmiş. Bu alıntılar ya da aktarılanlar arasında Vietnam’da görev yapan Nurten Çalışkan Kutlu’nun, Başkurdistan’a giden Dursun Yıldırım’ın, Kenya’da Türk öğretmenlerin misafir olduğu evin hanımının, eski BM çalışanı emekli Yarbay Dr. İsmail Yılmaz’ın anlattıkları zengin malzemenin sadece bir kısmı. 20 yaşında hiç yurtdışı tecrübesi olmayan bir insan, dilini bilmediği bir ülkeye nasıl gider? Hadi gitti, orada ciddi bir maddi kaynak olmadan yaşamını nasıl devam ettirebilir? Hadi bir yabancı olarak iyi kötü varlığını devam ettirdi, nasıl, bir kurum, hem de bir eğitim kurumu açar? Bu sorulara cevap vermek kolay bir iş değil.

Nurten Çalışkan Kutlu’nun mektubu özgün dili ve kuşatıcı bakış açısıyla soruların cevaplarını içinde taşıyor. Anlaşıldığı kadarıyla kitabın yazarı, Nurten Çalışkan Kutlu’dan Vietnam’da yaşadıklarını anlatan bir mektup istemiş. Mektup, “Hüzünlü olan hatıraları kendime ayırdım, size mütebessim olanları yazıyorum.” cümlesiyle başlıyor. Başarıyı, olumlu yanları anlatmanın sağladığı sinerji burada gizli. “Kendi düğün davetiyemi posta ile Arnavutluk’ta almış olmam hafızamdan silinmeyen komik hallerden biriydi.” cümlesi benmerkezciliğin altüst edilişinin ve durumun da önemsenmeyişinin, hatta farkında olunmayışının çarpıcı bir ifadesi. Ramazanda çoğunlukla yoğurtla açılan ve devam edilen iftarlar, yavru kurbağa çorbası, Vietnamca söylenen şarkılar, “Hangi millet, hangi din, hangi ırktan olursa olsun bizi bağrına basan, bize sahip çıkan insanlar olmasaydı bu hizmetler olmazdı.” (s. 86) sözlerindeki başkalarını kabulleniş ve satırlara yansıyan samimi, gösterişsiz, beklentisiz dindarlık, okulların açılma sürecinin temel dinamiklerini sunuyor.

Kimse ‘ben yaptım’ demiyor

Kitapta dikkati çeken noktalardan biri, anlatılarda birinci tekil şahsın olmayışı. Anlatılanlar çoğunlukla birinci çoğul ya da üçüncü çoğul-tekil kipiyle anlatılmış. Anlatılardaki bu durum hem bir ikileme hem de projenin arkasındaki dinamiğe işaret ediyor. Kimse “ben yaptım, ben ettim” demiyor. Ne olup bittiğini birinci elden anlatan neredeyse yok. Dolayısıyla ne olduğunu anlatma noktasında bu durum, bir sıkıntı oluşturuyor. Okulları açanlara yöneltilen “hem her yerdeler, hem hiç bir yerde yoklar” eleştirisinin arkasında da kısmen bu tavır yatıyor.

Bu tavrın sağladığı olumlu dinamik ise başarıyı kişilere değil erdemlere, tavırlara ve yöntemlere bağlamak. Projede yer alanlar ilahi ihsana sarsılmaz bir güvenin yanında, tam bir determinist, koyu bir esbapperest gibi sebeplere sonuna kadar riayet etmiş görünüyor. Vietnam tecrübesini anlatan Nurten Çalışkan Kutlu’nun komünist sistem içindeki çalışmaları ve şu cümleleri bu dinamiğin önemli bir yansıması: “Vietnam’dan ayrılalı üç yıl oldu. […] Arkama bir kez bile bakmadım. Acaba nasıldır, her şey eskisi gibi devam eder mi, diye merak bile etmedim. Çünkü bayrak yarışında teslim alanın bir öncekinden daha dinamik, öngörülü olacağını bilecek kadar bu hizmetin terbiyesine dâhil olmuştuk çok şükür. Şu an yukarıda anlattığım durumların kendisini 10’a katladığından da çok eminim.”

Kitap muazzam zenginlikte malzemeler, anekdotlar içeriyor demiştim. Dili ve üslubu konusunda maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Adeta “hazineler, viranelerde olur” sözünü destekleyecek bir örnek: “Adıyla müstesna bir eğitim müessesesi” (s. 208), “Afrika açılımını özetleyecek esvapta” (s. 15), “gayri politik” (s. 115), “Sivas’ın Gemerek doğumlu” (s. 23), “toprak sokaklar” (s. 42), “tek göz oda” (s. 60), “cefakeş çalışmalar” (s. 69) gibi mübalağasız yüzlerce anlam bozukluğu; “Zuhurat nerede Merter orada” (s. 240) gibi tuhaf başlıklar, “hâsane kuyuları” (s. 39) ifadesinde olduğu gibi ne olduğu anlaşılmayan kelimeler; “Türk kanı taşıyan Naima Hanım” (s. 54) gibi anlaşılması güç ifadeler var. Kitapta bir üslup birliği yok, düzenli ilerleyen cümleler birdenbire sebepsiz yere devrik hale geliyor. Kitabi dil birdenbire konuşma diline, hatta Ayna programının diline dönüşüyor. Okulları tahlil eden kurgu ve dil birdenbire yatırımcıyı ilgili ülkeye çekmeye çalışan bir yatırım teşviki seansına evriliyor.

“Adanmışlar”, “kahramanlar” gibi kelimeler anlatılanları büyütmüyor, tam tersine okuru rahatsız ediyor. Zaten yapılanlar aklı başında herkesin takdir edeceği bir iş. Kitabın büyük kelimelerle kişileri ve yapılan işi vasıflandırmayı bırakıp sadece olanları anlatması yeterliydi. Bu açıdan öğretmen mektuplarından oluşmuş bir kitabın, hatta kitapların hazırlanması gerekir. Yorum yapmadan, tahlil etmeden, olanı anlatan, yaşadıklarını yazıya döken öğretmen mektuplarından oluşan kitaplar…

Barış Okulları bütün eksikliklerine, aceleye getirilmiş haline rağmen kesinlikle okunmalı. Kitaptaki öğretmen mektuplarını ve anekdotları okumak bile okura çok şey kazandırır. İnsanların farklılıklardan cinayet sebebi çıkardığı bir dünyada herkesi kucaklayan, herkese gönlünde bir yer ayıran ve bunu somut projelere döken insanların varlığını görmek, bu insanların bazen hüzünlü, bazen komik hallerine şahitlik etmek insana bir bahar havası, bir ümit iklimi yaşatıyor. Tekrarlayalım: Mutlaka okunmalı!

http://www.zaman.com.tr/kitap-zamani_baris-okullarinin-hikayesi_2275246.html

ZEKERİYA BAŞKAL
4 Şubat 2015, Çarşamba

Kategori: Güncel Haber

990 izlenme

Yorum Yapın