Galatasaray’a Dua Eden Türk Lisesi Öğrencileri

Kız yurdunun kesin yatış saati 22. 30’du. Tam da bu saatlere doğru yatakhane müdiresi Janna Hanım -ki okulumuzun ilk mezunlarındandı- telefon edip sekizinci sınıfların bir şubesinin yatmak yerine, sınıf olarak Galatasaray’ın kazanması için dua etmek istediklerini ve bu sınıfa izin verip veremeyeceğini benden sordu

Galatasaray’a Dua Eden Türk Lisesi Öğrencileri

2000 yılı baharıydı. Güney Kazakistan’da Baykonur uzay üssüne komşu olan Kızılorda isimli bir eyalette açılmış olan Kızılorda Kazak Türk Kız Lisesi’nde okul müdürü olarak görev yapmaktaydım. Uzay üssünde yapılan çalışmaların ekolojiye önemli tesirleri olduğunun bilindiği bu ilde çöl iklimine yakın bir ekoloji hakimdi. Yazları oldukça sıcak geçerdi. Sık sık güçlü rüzgarlar eser, kışın esen bu rüzgarlar zaten soğuk geçen bu aylarda şehri hepten ayaza keserdi.

Her ne kadar iklimi bize göre bu kadar ters ve sert olsa da insanı sımsıcak olan bir yerleşim yeriydi Kızılorda. Hele öğrencilerimiz; bizim adımıza bir öğretmen ve öğrenci arasında olması gereken sevgi ve saygının tam manasıyla tesis edildiği bir nevi evlatlarımız bir nevi kardeşlerimiz hükmündeydiler. Her biri en az bir Kazakistan değerinde olan çocuklarımız, onların sıcaklığı bizim nazarımızda bir başkaydı, iklimin vermiş olduğu sıkıntıları bizlere hiç hissettirmiyorlardı.

Öğretmen arkadaşlarımızın öğrencisine hizmet götürürken yaptığı şey bir eğitim ve öğretim faaliyetinden öte bir şeydi. İbadet neşvesiyle sınıflara girer, öğrencilerine Allah’a sunulan bir sorumluluk edasıyla ders verirlerdi. Bir gün bunu bir öğrencimiz şu sözleri dile getirmiş “Öğretmenlerimizin dünyasına girdiğimizde, öğretmenimiz dünyanın geri kalanını elinin tersiyle itiyor, bütün dünyası o andan itibaren sadece biz oluyoruz.” demişti.

Sabah ilk dersle beraber okula gelen öğretmenlerimiz, dersler bittikten sonra evlerine gitmez çocuklar etüt yaparken de başlarında dururlardı. Öğrencilerimizin tamamı yatılıydı. Etütten sonra öğrencilerle çay içilir, ahlaki erdemlerin anlatıldığı sınıf sohbetleri yapılırdı. Öğretmenler talebenin her şeyine vakıftılar. Annesinin babasının ismi, yaşı, velinin işi, öğrencinin kaç kardeşi olduğu, kardeşlerinin ne yaptığı, ailede herhangi bir sıkıntının olup olmadığını sanki o ailenin bir ferdiymiş gibi öğretmenler tarafından bilinirdi.

Öğrencilerimiz de öğretmenlerine aynı şekilde düşkündüler, nereli olduğunu, öğretmenin doğup büyüdüğü ilin nesinin meşhur olduğunu, ailesinin durumunu, çocuklarının doğum tarihlerini sorup öğrenmişler sürekli başlarında duran ve onları eğitip insanlığa kazandırmak isteyen bu insanlar neye değer veriyorsa değer verdiği her şeye onlar gibi değer verir hale gelmişlerdi.

Bu kaynaşma o kadardı ki gelip öğretmenine hangi şampuanı kullandığını öğrenmek isteyenler olurdu. “Ne yapacaksınız benim kullandığım şampuanı çocuklar diye arkadaşlarımız kendilerine sorduğunda ‘Biz de aynısını kullanacağız hocam.’ “ diye cevap verirlerdi.

O yıl Galatasaray’ın UEFA kupasında önemli başarılara imza attığı bir seneydi. Galatasaray önüne çıkan pek çok güçlü takımı eleyerek finale adını yazdırmayı başarmıştı. Öğretmenlerimiz uydu yayınları yapan televizyon kanalları vasıtasıyla müsabakaları seyrediyor, ülkemizden binlerce kilometre uzaklarda Galatasaray’ın başarılarıyla kendilerinden geçiyorlardı. Öğretmenlerimizin kendi aralarında sürekli mevzu haline gelen final maçının heyecanını öğrencilerimiz de yaşar olmuştu. Her ne kadar kız öğrenci olsalar ve futbolla ilgilenmiyor bulunsalar da Galatasaray’ın galibiyetinin öğretmenlerini ziyadesiyle mutlu edeceklerinin farkındaydılar.

Final gecesi maçın oynanacağı Kopenhag’la aramızda dört saat fark olması sebebiyle Kızılorda’da maç saati hayli geç vakitlere tekabül ediyordu. O gecenin gündüzünde bütün öğretmelerimizi Türkiye’de olduğu gibi final heyecanı sarmıştı. Bu heyecanı o gün ders esnasında öğrencilerimiz hissetmiş, öğretmenlerimiz de sebebini söylemişti. Herkes yaşanacak olan güzel sonu büyük bir heyecanla bekler olmuştu.

Kız yurdunun kesin yatış saati 22. 30’du. Tam da bu saatlere doğru yatakhane müdiresi Janna Hanım -ki okulumuzun ilk mezunlarındandı- telefon edip sekizinci sınıfların bir şubesinin yatmak yerine, sınıf olarak Galatasaray’ın kazanması için dua etmek istediklerini ve bu sınıfa izin verip veremeyeceğini benden sordu. Hakikaten enteresan bir talepte bulunuyorlardı. Öğretmenlerin heyecanını gören ve onların mutsuz olmasını istemeyen 13-14 yaşındaki kız öğrenciler Galatasaray’ın kazanması için maç bitene kadar dua etmek istiyorlardı. Böyle bir talebe nasıl hayır denebilirdi ki!

O gecenin sonunda Galatasaray zorlu bir rakibe rağmen kupayı kaldırıp müzesine götürürken tekrarlanması zor olan büyük bir başarıya nail olmuştu. Bu başarının temelinde teknik direktöründen futbolcusuna oradan Galatasaray’ı o gece stadyumda yalnız bırakmayan binlerce taraftarına kadar pek çok insanın elbette büyük katkısı vardı. Ama o gece ellerini açıp maç sonuna kadar Galatasaray’a dua eden okulumuzun öğrencilerinin katkısı bana göre kupayı ülkemize götüren sebepler içerisinde hiç de yabana atılmayacak bir tesire sahipti.

 

Arif Özutku
www.Turkokullari.net
Twitter: https://twitter.com/arifozutku

Yorum Yapın