Blagay’da Sukut Sohbetleri

Bosna Hersek’e hareket etmek için yol arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde gönlümü o çok iyi tanıdığım tatlı heyecanın tekrar doldurmaya başladığını hissettim. Tekrar diyorum zira tertip ettiğimiz bu gezimiz bu güzel beldeye ilk seyahatimiz değildi. Ama bu tatlı heyecan ilk gittiğim gün den bu yana her Bosna gezisinde benimleydi. Birçok gezi yapmış, yurt içinde ve dışında pek çok yere bu değerli arkadaşlarla beraber gitmiştik.

Blagay’da Sukut Sohbetleri

Bosna Hersek’e hareket etmek için yol arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde gönlümü o çok iyi tanıdığım tatlı heyecanın tekrar doldurmaya başladığını hissettim. Tekrar diyorum zira tertip ettiğimiz bu gezimiz bu güzel beldeye ilk seyahatimiz değildi. Ama bu tatlı heyecan ilk gittiğim gün den bu yana her Bosna gezisinde benimleydi. Birçok gezi yapmış, yurt içinde ve dışında pek çok yere bu değerli arkadaşlarla beraber gitmiştik. Her gezide o geziye münhasır farklı bir heyecanı yüreğimizde duymuş, her beldenin kendine özgü bir duygusal tadının olduğunu da çoktan bilir olmuştuk. Ama yola çıkmadan önce yol arkadaşlarıma da ifade ettiğim gibi Bosna diğer beldelerden çok farklıydı tabi ki heyecanı da farklı olacaktı.

Bosna’yı farklı yapan birçok sebep vardı, bir kere diyar-ı evlad-ı fatihandı. Yani o Osmanlı’nın yükseliş döneminde temsil ettiği o muhteşem ruhun canlı bir tecellisi gibiydi.

İkincisi Osmanlı’nın yetimi diyebileceğimiz bu asil millet insafsız ve imansız bir savaşın mağduruydu. Üçüncüsü üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmiş olsa bile Avrupa’nın ortasında hala var olma ve yok olma savaşını farklı bir vasatta vermeye çalışan dost ve kardeş bir milletti. Ama kalbimizde o tatlı heyecanın oluşmasında bu üç sebebin tesiri büyük olsa da sanki asıl sebep dördüncüsüydü; yani Bosna’nın bizim millet olarak yitirdiğimiz değerleri tekrar görebileceğimiz büyük bir açık hava müzesi gibiydi.

Konuşan Şehirler, Kucaklayan Yapılar

Bosna’da gezdiğiniz her şehir, gördüğünüz her bina hüzünle bizlere bir şeyler fısıldıyor gibiydi. Mesela İgman dağlarının çepeçevre kuşattığı ovada asaletle süzülen Saraybosna kendisini dikkatle dinlediğimizde her tuğlası Osmanlı kokan Gazi Hüsrev Bey Camiinden o güzel yüzünü ülkemizden gelen güzide insanlara gösterip ecdadını yüzyıllarca misafir etmiş olmanın haklı gururunu ben hala ruhumda yaşıyorum der gibiydi bizlere. Neretva nehrinin sağına ve soluna kurulan nazlı şehir Mostar o Sinan yadigarı efsanevi güzellikteki köprüden bizlere bakıp haykırarak ataların buraları terk edip gittiği günden bu yana artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Nerede o eski zafer dolu fetih günleri nerede hicran dolu bugünkü günlerdiyordu. Ya vezirler şehri Travnik, ya Travnik’teki zamanın yıpratıcılığına inatla direnen, kurulduğu günden bu yana o yüksek tepeden kurumlu bir gelin gibi salınan o vefa abidesi o muazzam kalemiz? Bizleri, uzun zamandır görmediği can dostlarını karşılar gibi sevgiyle kucaklıyor ve herkesin gönül kulağıyla duyabileceği şu sözleri gözyaşlarıyla bizim vicdanlarımıza boşaltıyordu : Neredesiniz? Kaç zamandır yollarınızı gözlüyorum. Bu vuslatın aşkına aynı dedeleriniz gibi burçlarıma tırmanıp yanık seslerinizle Allah ve Resulünün varlığına bir kez daha bu topraklarda şehadet edip beni de bu ikrara ortak tutacağınız ezanımızı yüzyıllar sonra bir daha ihlasla okumaz mısınız?

Bosna’da her şehrin ve mekanın hem tatlı hem acı dinlenecek ve ibret alınacak pek çok hikayesi vardır. Ama oraya varıldığında asıl konuşması ve konuştuğu zaman da nefes almadan dinlenilmesi gereken yer küçücük bir köy olan Blagay, Blagayda’da iki katlı mütevazı bir yapı olan Alperenler tekkesidir. Altından Nil gibi hayat misali tertemiz bir su kaynağının çıktığı, yekpare yüksek bir dağın hemen yamacında bulunan bu basit ama şerefli yapı gören herkesi büyüler ve bu daracık alanda bize hem geçmişimizi daha iyi anlayacak, hem de geleceğimizi daha iyi şekillendirecek birçok sırrı bizimle paylaşmak düşüncesiyle asırlardan bu yana namazda kıyama durmuş bir alperen gibi bekler. Yanına yaklaştığınızda bize kendi farkını anlatmak ve bizim farkındalığımızı artırmak düşüncesiyle şöyle dediğini duyarsınız: ‘ Her şeyin bir özü bir özeti vardır. Ben hem Bosna’nın özü hem de senin bu ülkenin bütün şehirlerinden ve bu şehirlerde kurulan o bütün mübarek mekanlardan alabileceğin ibretlerin özetiyim. Buraya kadar gelip benden bu dersleri dinlemeden geriye dönmek olmaz. Gel sana, hem sana seni sen yapan ecdadının kim olduğunu, hem de seni ecdadın gibi büyük yapacak olan yitirdiğin değerleri anlatayım. Baştan beri buralara gelirken kalbinde duyduğun o tatlı heyecan benden yani Blagay’dan sana ulaşmaktaydı. İşte nihayet şimdi huzura geldin. Selim kalple nefes almadan beni dinle. Yolculuğun bundan sonrasına gönül adımlarıyla devam edeceğiz ve seninle birbirinden güzel sukut sohbetleri yapacağız ’diyordu.

Sukut Sohbetleri

Hal diliyle, sukutla konuşan bu tekkeydi ama anlattığı destanın kahramanları iki tanesini bağrında tutup bırakmadığı alperenlerdi. Bosna’nın fatihi Fatih Sultan Mehmet Han’dan çok daha öncesinde ülkeye gelmişler ve toprakları değil topraktan çok daha kıymetli olan gönülleri feth etmeyi Allah’ın lütfuyla başarmışlardı. Anadolu’dan yola çıkıp ne ile karşılaşacaklarını bilmedikleri bu coğrafyaya her biri dünyalara bedel yedi kişi buraya kimseler yokken ulaşmışlardı. Peki, ama neydi bu devasa insanları buraya çeken ne idi bu insanlara yerini yurdunu terk ettiren? Tekkeyle yaptığımız bu sukut sohbetinde kendisine sorduğum bu kesif suale cevap gecikmeden geldi. Sanki oldukça gereksiz bir sual soruyormuşum edasıyla tekke biraz da yüzünü ekşitip ama gür bir edayla ‘Elbette ruhu revani Muhammediyi şehbal açtırmak için geldiler, karanlıklarda kaybolan o dönem ki Bosna halkına hakiki aydınlığa ulaştırmak, bu insanların Rableriyle aralarındaki engeli kaldırıp kul ile Allah’ın arasındaki vuslatı sağlamak için Anadolu’dan buralara kadar koştular. Kısaca gayelerin en ulvisiyle buraya ulaştılar ’dedi.

Verdiği cevap ister istemez bir kısım suallere cevap olurken yeni bir kısım suallerin de doğmasına vesile oluyordu. Bir sonraki sual bu yedi kişi tek başlarına ne yapabileceklerini düşünmüşlerdi? Yedi kişi nerede binlerce insan nerede idi. Kendilerine mi çok güveniyorlardı yoksa yapacakları işi mi basite alıyorlardı? Bu sual de bir önceki gibi tekkenin yüzünü ekşitmişti. Belki ecdadıyla torununu kıyaslıyor, aradaki seviye farkını görüp bundan rahatsız oluyordu ama meselenin o kısmına bakmadan madem çağıran benim yorum yapmadan cevap vermeliyim diyerek soruları cevaplamaya devam ediyordu: ‘Onlar neticeyi asla düşünmediler. Neticeyi Allah’a havale edip ben ne yapabilirim duygusuyla buraya geldiler. Onların görevi gayretten ibaretti. Neticenin ne olacağına karar verecek olan Rabbimizdi. Onlar gayretlerini ettikleri dualarla süslediler. Dua etmeyi asla ihmal etmediler. Bu topraklarda kıyamete kadar ezan-ı Muhammedi okunsun, insanlar Allah’a kullukta bulunsun dediler. Böyle ihlasla çalışana böyle samimiyetle yalvarana Rabbim karşılık vermez mi? Fatih Bosna’ya girdiğinde otuz bin Müslüman Boşnak onu karşıladı. Bu karşılayan insanlar işte alperenlerin dualarının canlı karşılığıydı.’dedi
Bu güzel cevap bende birden Alvarlı Efe Hazretlerinin şu sözlerini hatıra getirdi.

Sen Mevlayı sevende Mevla seni sevmez mi?
Rızasına ivende rızasını vermez mi?
Sen Hakk’ın kapusunda canlar feda eylesen
Emrince hizmet kılsan Allah ecrin vermez mi ?

Sen Hakk’ın kapusunda canlar feda eylesen
Emrince hizmet kılsan Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan Eyyüb gibi ağlasan
Ciğer-gahın dağlasan ahvalini sormaz mı ?

Ne kadar da zor olmuştur bütün bu güzelliklere vesile olmak diye içimden geçirdiğimde tekke öncekilere göre daha doğru bir şeyler yakalamış olmamın heyecanıyla bu sefer yüzünü ekşitmeden tebessümle ‘Tabi ki öyle kolay olmadı önce nefislerinin, sonra yakınlarının en son geldikleri bu beldenin insanlarının serzenişlerinin önüne geçmeleri gerekiyordu. Her biri neden diye soruyor ve ikna olmak istiyordu. Ama özünde bu güzelliklerin asıl sırrı Allah’ın cc hidayeti bu beldenin insanlarına dilemiş olmasıydı. Yapan Allah idi, alperenler ise bu kutsi neticenin sebepler dairesinde vesilesi. Fakat Allah indinde vesilenin bile öyle kıymeti vardı ki aradan yüzyıllar geçmesine rağmen sizler onların bu büyük hizmetinin başladığı noktaya gelip onlara Fatihalar okumaya devam ediyorsunuz.’

Bu hatimeden sonra ne söyleyecek, ne de soracak bir şey kalmıştı. Önümde o muhteşem kaya parçasının altından kaynayan suya baktım kim bilir kaç alperenin gözyaşı damlası bu suyla beraber Bosna’yı sulamıştı. Bu ihtişamlı tekkenin içerisinde kıldıkları namazlardan sonra yaptıkları zikir ve tesbihatlara şu yekpare kaya nasıl da sessizce eşlik etmişti. Eller semaya kaldırılıp insanların hidayetine dualar edildiğinde ay ve güneş bu ihlaslı yakarışlara amin diyerek kaç kere eşlik etmişti.

İşte insan olmak bu idi. Bir insanlık ömür yaşamak ama o ömrün içerisine birçok insanın yapacağı işleri sıkıştırmak. Aradan yüzyıllar geçse bile insanlar tarafından hayırla anılmak. Aklıma dünyanın yüz kırk ülkesinde açılan ve Anadolu insanının diğerkâmlığını asrımızda bütün insanlığa göstermekte olan Türk okulları ve bu okullarda görev yapan fedakâr öğretmenler geldi. İçimden dedim: Bir gün benim bu tekkeyle yapmış olduğum sukut sohbetlerinin bir benzerini kim bilir dünyanın herhangi bir yerinde açılmış olan bu liselerdeki okul binalarıyla kimler tarafından yapacaklar? Acaba onlar ne soracaklar ve binalardan da ne cevap alacaklar?

Öğlen namazı vakti çoktan girmişti. Böyle bir mekânda namazı geciktirmek alperenlere büyük misyonuna saygısızlık olacaktı. Arkadaşlarımızla Mostar’a ab-ı hayat taşıyan bu tertemiz kaynaktan abdest aldık ve Bosna’ya iman üfleyip manen abı hayat olan tekkeye çıkıp namazlarımıza durduk. O yekpare kaya tesbihatımıza usul usul üzerimizden eşlik ediyordu.

Tekkede metfun o iki alperenin türbesine nazar ederken alperenlerin olmadığı bir dünyanın ne kadar da boş gözüktüğünü düşündüm ve içerisinde alperenlerden ruhundan bir parça taşımayan bir hayatın ne kadar da anlamsız olduğunu anladım.

Arif Özutku
www.turkokullari.net
www.rehberaile.com
@arifozutku

1729 izlenme

“Blagay’da Sukut Sohbetleri” için 2 Yorum

Yorum Yapın