Stratejik Derinlilik Konuşmakla Değil, Bilmekle Olur

Stratejik Derinlilik Konuşmakla Değil, Bilmekle Olur

Edirne’den Avrupa’ya geçmeyi uman Suriyelilerin yollarda ve otogarlardaki perişan görüntüleri bir haftadır medyamızın gündeminde. En son Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayiçi alanında tutulan Suriyeliler, zor şartlar altında bekleyişlerini sürdürüyorlar. Kadın, çocuk, yaşlı demeden bir ümit diye yollara düşen bu garibanların perişaniyeti vicdan sahibi herkesi kahrediyor.

Hâlbuki bu insanların daha 3 buçuk sene öncesine kadar bir evi ve bir işi vardı. Geleceğe matuf planları mevcuttu. O zamanlar bugünlerin geleceği kendilerine söylense, katiyen inanmazlardı. Ama işte olmayacak şey oldu. Bugün evlerinden kilometrelerce uzakta soğuğun altında yarı aç, yarı tok öylece yatıyorlar. Maalesef bu rezillikte devlet olarak bizim de payımız çok büyük.

Türk Dışişleri’nin en iddialı olduğu konulardan bir tanesi Ortadoğu politikalarıydı. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu’nun bir zamanlar hükmettiği bölgede, onun zeki torunu edasıyla haddini aşan politikalar sergilemekten çekinmedi. Pervasızca organik bağlarımız var, ortak bir gelecek tasavvuru oluşturmak zorundayız diyerek bölgede bugün yaşanan ıstıraplara sebep teşkil edecek yönlendirmelerde bulundu. Sonuç tam bir hezimet oldu. BM raporlarına göre Suriye’de 7,5 milyon kişi evini terk etmek zorunda kaldı.

Suriye’de Dışişleri’mizin politikalarının karaya oturmasının temel sebebi bölgeyi ve insanını hiç tanımadan politika geliştirilmesinden kaynaklanıyordu. Hatırlayın o günleri,
Esad’ın gitmesi ile alakalı bizim kadar istekli davranan başka bir ülke var mıydı? Neden Amerika, Rusya veya bir başka Avrupa ülkesinin kararsız kaldığı bir hususta Suriye’ye komşu olduğumuz halde sadece biz ısrarlı davranıyorduk? Sorunun tek bir cevabı var: Sentez ve analiz yapacak doğru bilgiden mahrumduk. Doğru bilgi yerine devlet büyüklerinin şahsi yorumlarıyla hareket ediyorduk. Sonunda yanıldık, bilemedik dedik, bugün ise ceremesi çekiliyor.

Yanıldık, bilemedik demek büyüklük iddiasında olan bir devletin asla söyleyemeyeceği sözlerdir. Bu ifadelerimi bizzat yaşadığım bir hadiseyi naklederek izah etmek istiyorum.

2003 yılının sonbaharıydı. Kazakistan’ının eski başkenti Almatı’da açılmış olan Türk Okulları’ndan birinde idareci olarak görev yapmaktaydım. Her sabah olduğu gibi büyük bir heyecanla okula gelmiş, tören yapıp, dersleri başlatmıştık. Okul sekreteri Amerika’dan gelen bir öğretim üyesinin benimle görüşmek için beklediğini söyledi. Ne yalan söyleyeyim bu görüşme talebi beni şaşırtmıştı. Her ne kadar okulumuzu görmeye gruplar halinde gelen pek çok milletten, pek çok insan olsa da tek başına gelip görüşmek isteyenine ilk defa rastlıyordum.

Gelen öğretim üyesine selam verdikten sonra odama buyur ettim. Nasıl yardımcı olabileceğimi sordum. Kendisi şu an ismini vermek istemediğim meşhur bir üniversiteden geldiğini, Türk Okulları’yla alakalı bir araştırma için burada olduğunu, araştırma gereği bir kısım sorular sormak istediğini söyledi.
O başlamadan önce ben kafama takılanları sormak istedim. Bu araştırmayı yapanın kim olduğunu ve neden Türk Okulları’nı araştırdıklarını sordum. Öğretim üyesi soruma gayet samimi bir şekilde araştırmayı üniversitenin yaptığını, araştırma kapsamında pek çok ülkedeki Türk Okullarının olduğunu, kendisini Ukrayna ve Kazakistan ayağından sorumlu tutulduğunu, bu tip araştırmaları Amerikan Dışişleri’nin sürekli yaptırdığını, araştırmayla bu bölgede el üstünde tutulan okulları daha yakından tanımayı arzu ettiklerini söyledi.

Akabinde okulumuzda okutulan dersler, görev yapan öğretmenler ve okulu tercih eden velilerle alakalı sorular sorup her birine evet veya hayır şeklinde kısa cevaplar vermemi istedi. Cevapları dikkatle not aldı. İşin doğrusu okullarımızı ve verdiğimiz eğitimi Amerika’da bir üniversitenin araştırma konusu haline getirmesi dikkate şayan bir çalışmaydı. Bizim Hariciye’miz böyle şeylere hiç merak duymuyordu. Onlar Türk Okulları’yla alakalı her şeyi biliyor olmalıydı.

Amerika, soğuk savaş bittiği günden beri dünyanın tartışmasız tek lideri. Felsefesi bir devlet irtibat halinde olduğu coğrafyada ne kadar derinse, o kadar güçlüdür tezi üzerine kurulmuş. Yani ne kadar çok dünyayı tanırsan o kadar söz sahibi olursun diyor. Politika üretirken şahsi görüşleri değil kesin bilgiyi temel alıyor. Dolayısıyla öngörüde bulunmak istediği topraklar hakkında söz söyleyebilecek insanlardan yanıldım, bilemedim gibi cevapları asla kabul etmiyor. Gerekiyorsa fikir alacağı uzmanların işini kolaylaştırma adına araştırma yaptırmaktan çekinmez.

Amerika’dan Hariciye’mizin alacağı çok şey var. Stratejik derinlik öyle büyük laflar etmekle olmuyor. Uluslararası arenada bilmiyorsan kaybedersin. Bilmeyen devlet başkanı veya dışişleri bakanıysa kendisiyle beraber ülkesine de kaybettirir.

Hatta yerine göre Suriye örneğinde olduğu gibi başka ülke insanına da kaybettirir.

Arif Özutku
www.arifozutku.com
twitter: @arifozutku

Kategori: Köşe Yazıları

762 izlenme

Yorum Yapın