Algılar ve Firavunlar

Algılar ve Firavunlar

Algı, bilginin yorumlanması demektir.

Herkes, duyu organları vasıtasıyla bilgiyi algılar ama herkes algıladığı bilgiyi doğru yorumlayamaz.
Bilgiyi doğru yorumlamak için kişinin duyu organlarının sağlam olması yeterli değildir.

Zihin ve ruhun da berrak olması gerekir.

Değerler eğitimi almayan ve sağlıklı bir psikolojiye sahip olmayan insanlar bilgiyi doğru yorumlayamaz.
Algı yönetimi ise gerçeklerin doğru yorumlanmasını engellemek için yapılan müdahaleye verilen isimdir.
Algıyı yönetmeye çalışan mihrakların temel hedefi, ferdin veya toplumun duygu ve düşüncelerini kendi menfaatleri doğrultusunda değiştirmektir.

Yani algı yönetimi aslında hakikate yapılan bir darbedir.

Algı yönetimi günümüzde başta ABD ve İran olmak üzere gelişmiş pek çok devlet tarafından yapılmaktadır.

Öncesinde Sovyetler Birliği de algı yönetimiyle alakalı hatırı sayılır çalışmalar yapmıştır.
Algıya hükmeden mihraklar akı kara, karayı da ak gösterecek kadar çalışmalarında ileri gidebilmektedirler.

Toplumların duygu ve düşüncelerinde büyük değişiklikler yapabilmek kolay bir iş değildir. Sadece insanların değer yargılarıyla oynamakla toplumlara hükmetmek mümkün olmaz.

Aynı zamanda korku oluşturup psikolojilerini de bozmak gerekmektedir.

Algı yönetiminin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, Hz Musa’ya düşmanlık eden Firavun ’u anlatırken onun toplumun algısını nasıl yönetmeye çalıştığına da özellikle dikkat çekmektedir.

Firavun, o dönemde dünyanın sayılı medeniyet merkezlerinden bir tanesi olan Mısır’ın hâkimidir.
Mısır’da makam olarak ondan üstünü yoktur. Ama bu ona yetmemektedir.

Firavun, halkından kendisine boyun eğmekle beraber tapınmasını da istemektedir. Naziat Suresi 24. Ayet onun bu beklentisini halkına seslendiği şu sözle aktarır. “Ben sizin en yüce Rabbiniz değil miyim?”
Kendisinin ilah olduğuna iman edecek kadar toplumu hakikatten uzaklaştırması onun algı yönetiminde ulaştığı zirvenin göstergesidir.

Firavun‘un toplumu hakikatten uzaklaştırma adına tercih ettiği yöntem korkutarak psikolojilerini bozmaktan geçmektedir.

Hükmettiği halkını önce sınıflara ayırarak iyice güçten düşüren Firavun sonrasında zayıflayan halka olmadık eza cefalar etmektedir.

Gördüğü eza cefa ile özgüvenini kaybeden topluma büyüklüğümü kabul ettirmem zor olmaz diye düşünmektedir.

Zulüm onun hakikati saklamak için kullandığı silahın adıdır.

Kur’an onun bu yaklaşımını Kasas suresi 4. ayette şöyle anlatır. “Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu.”

Ne kadar çok zulmederse halk kudretine bakıp o kadar kendisini, ilah gibi görmeye başlar, ilah gibi görmeye başladıktan sonra ise zulmü makul karşılarlar.

Hz Musa’nın doğuşunu haber almak Firavun ’da tam bir travma oluşturur. Kaybetmekten korktuğu şey saltanatı değil halk üzerinde büyüklüğüyle alakalı tesis ettiği algının yıkılmasıdır.

Hz Musa onun aslında diğerleri gibi sıradan bir insan hatta zulmüyle insandan daha aşağı bir varlık olduğunu ortaya çıkaracak diye ödü patlar.

Hz Musa ile daha öncesinde denediği ve netice aldığı tek yöntemle mücadele etmeyi tercih eder.
Sahip olduğu bütün imkânları onu ve ona inananları yok etmek için kullanır. Yunus suresi, 83.Ayet bu durumu şöyle anlatır.

“Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.”

Ama ortada bir problem vardır. Zorbalığı Hz Musa ve Hz Harun’a tesir etmemektedir. Onlar müşerref oldukları ilahi vazifenin şuuruyla hakikati haykırmaktan çekinmektedirler.

Zamanla Firavun, Hz Musa ve Hz Harun’un pervasızca hakikati haykırmasının insanlar arasında bir kısım soruların sorulmasına sebep olabileceği endişe etmeye başlar.

Soruların sorulması onun tesis ettiği algı imparatorluğunun çökmesi ihtimalini doğurmaktadır.
Kudretinden korkmayan insanlar domino etkisi oluşturabilir. Acilen Hz Musa ve Hz Harun hakkında yalanlar uydurup insanları kendisinden uzak tutacak sebepler bulmalıdır.

Bulduğu yalanlar insanlarda hem nefret oluşturmalı hem de kendilerinden uzak tutmalıdır. Sonunda onları toplum düşmanlığı ve makam düşkünlüğü ile itham etmeyi uygun görür.

İnsanlara doğruyu göstermekten başka bir derdi olmayan Hz Musa ve Hz Harun’un bölücülük yaptığını, makam mansıp peşinde oluklarını söyler.

Firavun ‘un sanki halkını düşünüyormuşçasına söylediği bu yalanlar özellikle yakın çevresinde tesir uyandırır.

Hz Musa ve Hz Harun’a çevresindekiler “Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve ülkede saltanat size kalsın diye mi geldiniz? Biz, mümkün değil, size inanmayız.” derler. (Yunus Suresi 78.Ayet)

Sonuçta ne mi olur? Söyleyeyim.

Bütün algılar sahipleriyle birlikte denizde boğulur. Hakikat Kızıldeniz’i aşar.

Kur’an-i kıssaların en büyük özelliği geçmişten günümüze ışık tutmasıdır.

Doğruluğundan şüphe edilmeyen bu kıssalar tamamen gerçektir.

Yaşanmıştır.

Yaşanmaktadır.

ARİF ÖZUTKU
http://www.arifozutku.com/

Kategori: Köşe Yazıları

675 izlenme

Yorum Yapın