| Sibirya / İbrahim İYİBİLİR |
|
|
|
Alnından sızan ter, yer yer kurumuş, kuruyan yerlerde tozdan ve kirden bir harita bırakmıştı. Harman yerinde öbek öbek arpa buğday yığınları, düvenin hareketiyle saman olana dek devam ederdi bu oyun. Emekleyerek ilerlediği tünelin sonuna az kalmıştı. Başını dışarı çıkarıp derin bir nefes almak üzereyken güneş gözünü aldı. Kapayıverdiği gözlerinin içinde bile güneş parlamaya devam ediyordu. Ambulansın uzaklardan gelen iç kıyıcı sirenine annesinin sesi karıştı: “Artık şehirde okuyacaksın oğlum. Okulun açılmasına şurada ne kaldı? Daha çantanı hazırlamadık.” Annesinin sabunu kokan havlusunu -yatılı okulların değişmeyen demir kapılı- dolabından aldı. Kimseyi uyandırmamaya çalışarak soğuk demiri kapattı. Banyo’nun nemli kokusu… Başından aşağıya su değil buz gibi çağlayan bir nehir akmaktaydı. Elektriğe yakalanmış gibi titriyordu vücudu, engel olamıyordu. Vakit çıkmak üzere, acele giyinmeliydi. Elini bu ıslak aceleden, kazağının koluna sokamadı. Hemşire telâşlanmıştı. Elini bağladı. Dua ve gözyaşı süvarisi atını sürdü. Kapı Dağı’nın mor çiğdem tarlasını andıran zirvesinde dörtnala ufka gitti. Kış güneşi karda ve gökte parlayıp buz rengi bir kamaşmayla gözüne ulaştı. Mayhoş bir seyrime, yırtık spor ayakkabısının içinden başladı ilkin, ansızın bütün vücudunu kapladı. “Oğlum ne güzel arkadaşların var senin, yaz tatilinde bile ziyarete geliyorlar seni.” “Baba seninle arkadaşlarımın ziyaret sebebini konuşmalıyız.” “Ana! Gözyaşların gönlüme dolanıyor. Gidemiyorum. Gitmeliyim. Atım gelmiş yardan.” Bayanın tahlil sonuçlarını hemşireden alan doktoru hayat memat meselesi bir telâş sardı. Kırağı düşmüş römork sandığının demiri kendini tutan parmaklardan içeri dolan buz denizi olmuştu. Kendisi için toplu iğne bile isteyemeyeceği insanlardan üzerlerinde kalmış yüklerini muhtaçlar için istemeliydi. Elmanın hasat mevsimiydi. Hoyran Gölü’nün havasıyla bereketlendirdiği bu ovada şimdi her yer burcu burcu taze elma kokuyordu. Sabah güneşi çiğ düşmüş elmalarda damlaya dönüşüyordu. Her elmada onlarca güneş vardı. “Oğlum on iki kamyon tuğla biter mi ya! Of duvardan atlarken ayağımı korkuluk demirine çarptım. Yüzülmüş.” “On iki kamyon tuğlanın dokuz kamyonunu taşıdık, kalanını da taşısak ya.” “Yaşımız büyük diye gündüz ovada elma, römorkun arkasında inşaata kavak ağacı, yoruldum.” Ertesi gün müdür yardımcısı Mustafa Bey’in odasından çıkarken ikisinin yüzü de dün hayra topladıkları elmalar gibi kıpkırmızıydı. İkisi de Mustafa Hoca’nın sitemine maruz kalmışlardı. Yüreklerine vurulmuştu kimliklerinin aslı. Yüzleştikleri kendi mahcubiyetleri idi, acısı bir ömürlük iz bıraktı buruk yürekte. —Üniversiteyi bitireli kaç yıl oldu? Arkadaşların yurt yuva sahibi oldu. Bak senle okula başlayan Ali’ye! Evlendi, arabasını da aldı. Yakında torununu da verir babasının kucağına. Bizim hakkımız değil mi oğlum senin mürüvvetini görmek? Kendin gibi okumuş birini bulsan, bu zamanda tek maaş kime yeter. Birini yer biriyle de ev araba derken devam edip gidersiniz… —Yıllardır gurbet gurbet yoruldum be oğlum! Her hocanla ahbap oldum. Hani şöyle eşten dosttan bi torpil bulsak, tayinini buraya yakın bir yere yaptırsak, hep gözümün önünde olsan iyi olmaz mı? —Sen diyorsun ki gurbet, ben diyeyim hicret. Sen de ki kader ben derim kısmet. Baba gitmeliyim. Gitmekten muradım bana ihtiyaçları oldukları için değil; benim bu gitmeye muhtaç olmamdır. Ben gitmesem ne gidenler olacaktır. Beni yoklukla okuttuğun doğru, olmayacak üniversitelerden rençperlik parasıyla mezun ettiğin doğru, kendince benden beklediklerinde haklı olduğun da doğru. Bütün bu doğrularının üstüne benim içimde dua ve gözyaşıyla büyüyen bir vebal ağacından hicretin meyveye durduğu da doğru. Kalbimi kurtar helâlliğinin kemendinden. Hakkını helâl et baba… Arabanın camından uzayıp giden ekin tarlalarında kendini haziranın sıcağına bırakmış deniz dalgası gibi sallanan başakları izledi. Lapa lapa yağan karla en küçük yaprağına kadar beyaza bürünmüş çam ormanında sımsıcak bir tebessümün dalga dalga içini ısıtışında araba camından gördüğü, uzayıp giden ekin tarlalarını hatırlayacaktı. “Karlı bir çam ormanında nefes almak bahtiyarlığıdır / Seni sevmek” diyen mısraların ifadesine sığınacaktı gönlü. Bunca yıllık hukukumuz var diye arkadaşının arabasıyla Bozdurmuş Beli’ni aşıp yedi yıllık lise hayatında kendisine hep babalık yapmış Arif Amca’sına gelmişti. Kız istemeye gönderilecek bu kasabanın en saygın kişilerindendi. —Hemşire! Beyefendinin durumu iyi, ancak bayanı ameliyata almamız lâzım. Hemen ameliyathaneyi hazırlayın. —Arabayı biraz durdurur musun Hocam? —Ne oldu? —Bu binanın her tuğlasında emeğim var. İçim yanıyor. Şimdi başkaları kullanıyor. —Sadece binasında emeğin kalmadı galiba! —Ne demeye çalışıyorsun? —Ya bütün yaz tatillerinde destan gibi anlattığını, gönlünü bıraktığını imâ ediyorum. Şimdi, trafik kazasında oğlunu kaybeden Arif Amca’ya taziyeye gelmişsek de o zaman hayırlı bir işe gelmiştik. Olmayınca sen anlatırsın diye sormadım. Sen de hiç anlatmadın, hep sustun. Kısmet bu güneymiş. Eee… Söyle bakalım sizin herkesin kesin olur dediği işiniz, niye olmadı? —Kısmet değilmiş… —Yapma hocam! Biz seninle harman yerinde, arpa tozunda boğula yazdığın günden beri arkadaşız… —Belki utandığımda anlatamıyorum dostum. Onca yürek yorgunluğumuz boşunaymış diyemeyişimdendir belki. İdeâlde hayâlde hep biriz sandığımın en küçük fedakârlıkta bana “Hadi Hakkâri neyse de ne işimiz var Sibirya’da!” deyip gözlerimize çizdiğimiz rotayı bırakıp evdeki coğrafya atlasına geri dönüşünü unutmak isteyişimdendir belki… Doktor son dikişi attığında karışık duygular içindeydi. Cenin parçasının konduğu kabı götüren hemşire doktora gözleriyle duygularını paylaştığını hissettirdi. Hüzün, sarı ikindi ışığı gibi hayata dâir renkleri soldurdu. İki sırt çantası yükleri vardı. Evlilik fotoğraflarından çok hoşlarına giderdi nişan akşamı Arif Amca ile çektirdikleri fotoğraf. Arkadaşlarıyla tatlı bir sohbetin ortasındayken Arif Amca kulağına “Bu akşam senin için hayırlı bir işimiz var.” fısıldamasıyla şaşırdı. “Siz bilirsiniz.” her anlamı taşıyabilecek kadar güçlü iki kelime oldu o akşam. Komşu kasabadaki internet kafeye dayısının getirdiği anası, bilgisayar ekranında oğluyla gelinini görünce ne ağlayacağını bildi ne güleceğini. Neden sonra oğluna telefonda söylediği şeyin aslını sordu. Gelinin mahcup bir gülümsemeyle ekrandan çıkması inanmasına yetmişti. Doktor Aleksandre’yi yanına çağırdı, —Evet efendim. —Donmak üzereyken bize getirdiğiniz öğretmenlerinizin durumu gayet iyi. Yoğun bakıma almamız rutin bir işlemdi. Şu ânda ikisinin de herhangi bir hayatî tehlikesi yok. Tabi onları bir süre hastanemizde misafir etmemiz gerekecek. Sıcak bir ülkeden böyle soğuk bir bölgeye gelince bu tür olaylar olabiliyor bünye alışana kadar. Bunları aynen arkadaşlarına aktar onlar da artık gidip biraz dinlensinler. Aleksandre söylenenleri aktarınca doktor, —Aleksandre bir de… Ne söyleyeceğini tahmin eden hemşire, doktorun kolundan nazikçe çekerek utana sıkıla uyardı. Kulağına fısıltıyla, “Doktor Bey o konu biraz özel sanırım, onu hasta kendisi aktarsa daha doğru olmaz mı efendim?” dedi. http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=2390&yagmur=bolum2&sid=45 |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
|
|