| Bu Başka Bir Haldi |
|
|
Mehmet SUCU - Kalbten kalbe yol vardır" derler. Ağızdan çıkan söz, kulaklardan öteye gidemez; yürekten çıkan söz, yüreklere tesir eder. İşte muhabbet erleri, dünyanın her yerinde Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle yüreklere seslenebiliyorlar. Bakışları, masumiyetleri, istiğnaları en katı yürekleri bile yumuşatan bu erlerin hâlleri başkalarına benzemiyordu.
Bu hâl başka bir hâldi. Yer: Orta Asya; zaman: 1990'lardır. Sıkıntılı dönemlerden geçen Orta Asya'nın yardımına muratları rıza-yı İlâhî olan, yaşatmak için yaşamayı ideal edinen serdengeçtiler koştular. Anladılar kısa sürede gelenlerin samimiyetlerini ev sahipleri. Bu yüzlerde yalan yoktu. Evet, evet bu gencecik öğretmenlerin aydınlık nasiyeleri yeterince itimat telkin ediyordu. Özü sözü bir insanlara benziyorlardı gelenler. En iyi üniversitelerden mezun olan bu civanmertler, "girdik bu reh-i sevdaya" diyerek yola çıkmışlardı. Onlar birer müsamaha kahramanıydılar. Onlar muhabbet diyor, uhuvvet diyor, başka bir şey demiyorlardı. Oldukça hoşgörülüydü onlar. Her ân kendileriyle oturup kendileriyle kalkan, kendileriyle sevinip üzülen, kendileriyle ağlayıp gülen bu erlerin hâlleri, ev sahiplerine çok şey anlatıyordu. Birbirlerine alışmakta zorlanmadılar. Asırlar öncesinden gelen bir his beraberlikleri vardı. İnsanların kardeşlerine, anne-babalarına, kendi evlâtlarına tahammül edemediği günümüz dünyasında bu parlayan nasiyelerin verdiği mesaja inanmamak mümkün değildi. Hem yıllar önce Anadolu'nun değişik yerlerinde talebeler aynı cümleleri kurmamış mıydı? "Hocam burada farklı bir hava var, kimse kimsenin kuyusunu kazmıyor; kimse, kimsenin aleyhinde konuşmuyor, sanki herkes kardeş gibi." Cümleler, hiç de yabancısı oldukları cümleler değildi. Bu cümleleri ya kendileri kurmuş veya öğretmenlerinden, ağabeylerinden dinlemişlerdi. Okul açmaya geldik, ata yurdumuza hizmete geldik, çocuklarınızı çocuklarımız, ülkenizi ülkemiz bilmeye, bayrağınızı yüceltmeye geldik diyorlardı. Yine bir gün, önden gidenlerden biri kendisini karşılayanlara anlattı. Anlatırken heyecanlandı ve bütün vücudu titremeye başladı. Az sonra da kendini tutamayıp dakikalarca ağladı. Sonunda kal dili ile çözülemeyen mesele, hâl dili ile çözüme kavuştu. Hâl ikna etmişti bir kere daha. Lisan-ı hâl, öfkeli, üzgün, neşeli, kırgın olduğunu ses tonuyla, yüz ifadesiyle, dile getirdiği için muhatapları gelenlerin lisan-ı hâllerinden gerçek hisleri hakkında rahatlıkla fikir sahibi olabilirdi. Çünkü dil yalan söylese de, hâl yalan söylemezdi. Hem gözler kalbin aynası değil miydi? İşte bu yüzden bu kahramanların niyetleri halis olmasaydı mutlaka bu bir yerlerden anlaşılmalı değil miydi? Ama yoktu. Bir yanlışı yoktu bu pak alınlı insanların. Sözlerin söylediklerini gözler, dillerin söylediğini hâller tasdik ediyordu. Bu hâl başka bir hâldi. Bugüne kadar sadece kendilerini sömürmek ya da misyonerlik faaliyetleri için karşılarına çıkan beyaz adamın, hizmet etmek için geldiğini görmek şaşırtmıştı Afrika'nın kara talihli insanını. İnanamadı önce. Bu nasıl iştir, bunlar nasıl insanlardır ki, ülkelerinden bir şeyler alıp gitmiyorlar, tam tersine ülkelerine yatırıma geliyorlardı! Binlerce kilometre öteden çoluk çocuğuyla, sıraları, bilgisayarları, her türlü eğitim araç gereçleriyle geliyorlardı. Üstelik beyaz adam, kendilerine insan muamelesi yapıyordu, onlarla beraber yemek yiyor, sohbet ediyor ve aynı ortamları paylaşıyordu. Gelenler, kendi çocuklarını ayırmıyorlardı, onlara ayrı sınıflar yapmıyor, çocuklarını Afrikalı çocuklarla, aynı okullarda aynı sıralarda okutuyordu. Demek ki bu insanlar samimiydi. Bu bir lâf değildi, bir hakikatti. "Gidilmeli, yardım edilmeli, el uzatılmalı, gideceğiz, yardım edeceğiz, el uzatacağız" diye bitmiyordu cümleler. Diller değildi sadece konuşan, hâller de konuşuyordu. Mevcudiyetleriyle "Geldik, buradayız, sizin yanınızdayız." diyordu alperenler. Her şeye rağmen oradaydılar. En ufak bir karışıklıkta bütün ülkeler kendi vatandaşlarını kurtarmak için seferber olurken yaparken, herkes bir ân evvel kendi ülkesine veya emin bir yere ulaşma kaygısına düşerken onlar, talebelerini terk etmiyordu. Bu hâl başka bir hâldi. Bu sefer mekân Kongo'ydu. Bu asrın fedakârları, kurbanlarını Kongo'da kesip aylardır, belki de yıllardır et yememiş, etin tadını bilmeyen yerli halka torba torba et dağıtıyordu. Bunlardan biri de İbrahim Bey'di. İbrahim Bey, boynu bükük, sevimli bir zenci çocuk gördü. Kucağına aldı, öptü, kokladı onu. Kendi çocukları geldi aklına. Ha siyah, ha beyaz; hepsi bizim güllerimiz, bunlar bizim umutlarımız dedi içinden. Onun eline de bir et poşeti tutuşturdu. Çocuk koştu annesine. Sevinçle bir şeyler söylüyordu. İbrahim Bey, "Poşete çok sevindi galiba." dedi kendi kendine. Tercüman, çocuğun sözlerini tercüme etti. Meğer çocuk ete sevinmemişti. "O beyaz adam, beni sevdi, o beyaz adam beni sevdi, okşadı." diyordu annesine. "Unutmuştuk gülmeyi, sevmeyi, Bu hâl başka bir hâldi. Dünyanın her köşesinde muhabbete, uhuvvete, samimiyete, insaniyete, sulha muhtaç olanların imdadına kuvveti nispetinde koşmaya çalışan muhabbet fedailerinin Anadolu'daki fakr u zarurete, Anadolu'daki yangına kayıtsız kalmaları beklenemezdi. Dilleriyle koştular, hâlleriyle koştular. Anadolu'da da başka bir hâl destanı yazılıyordu. Bursa'dan, İzmir'den, İstanbul'dan, Ankara'dan kalkan gönüllü doktorlar, işadamları, herkesin uzaklardan kalkıp ailesinin yanına geldiği, sıla-i rahim yaptığı bir demde, bir bayram gününde, ailelerinden uzaklara, başkalarını sevindirmeye gidiyorlardı. Evet, bir defa daha bir destan yazılıyordu. Yazılıyordu ama bu destanın satırlarını kelimeler değil işler, davranışlar oluşturuyordu. İhtimâl ki, geleceğin altın kalemleri, günümüzün altın kademlerini nazma nesre sığdıramayacaklardır. Artık sadece laf yoktu, icraat da vardı. Kalbler tamir ediliyor, "Kimse yok mu?" çığlıkları karşılıksız kalmıyor, "Biz varız." diyenler arz-ı endam ediyordu. Okyanuslar, çöller, kıtalar aşan serdengeçtiler, bir kardeşlik destanı daha oluşturuyordu. Kelimelere sığmayan, tarifi imkânsız bir iş yapılıyordu. "Ailemin tek evlâdıyım. Manisalıyım. Manisa nere, Hınıs nere? Üniversiteyi bitirdim, ailem beni yanından ayırmak istemedi. Ev, araba vaatlerini geri çevirdim. Hele Hınıs'a gideceğimi öğrenince 'Sen deli misin?' dediler. Aldırmadım. Onlarla konuştum. İkna ettim onları, oradaki öğrencilerin öğretmenlere ihtiyacı var dedim onlara. Sonunda anlayışla karşıladılar. Evden çıkarken de adeta helalleştim." diyenlerin hâllerinin tesirli olmaması düşünülemezdi. Hâller kalbleri yumuşatmış, küllenen kardeşlik ocağını canlandırmıştı. Artık birileri "Keşke bu öğretmenlerimiz daha önce gelseydi de bizden öncekilerin de kurtuluşuna vesile olsalardı." diyordu. Dünya, lisan-ı hâlin tesirini bir defa daha müşahede etmektedir. Özü sözü bir olan, yüreklerindeki hâlisane hisleri, dimağlarındaki "yaşatmak için yaşama" gibi dünyanın kaybettiği, hasretle beklediği, aradığı fikirleri itiyad hâline getiren bu fedakâr, halis hizmet erlerinin lisan-ı hâlleri, aşılmaz zannedilen nice problemin suhuletle aşılmasına vesile olmaktadır. Bu kahramanlar, ulaşabildikleri her yerde babaları dışarıda savaşan çocukları bile "sulh adacıkları" olan okullarında Allah'ın (celle celâlühü) inayetiyle birbirlerine kaşlarını dahi çatmadan bir arada tutma muvaffakiyetini göstermektedirler. Bu "ümit tomurcukları, bu ölümsüz ruhlar, bu önden giden atlılar" gittikleri yerlerde aydınlık nâsiyeleri, tertemiz çehreleri, muhabbet ve samimiyetle bakan gözleriyle herkese hoşgörü, müsamaha, itimat ve sulh telkin etmektedir. Onlarda farklı bir hâl vardır. Dünya bu hâle açtır, dünya bu hâle muhtaçtır. Mehmet SUCU SIZINTI DERGİSİ Nisan 2010 http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/bu-baska-bir-haldi-nisan-2010.html |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
|
|