Köşe Yazıları
Bir lisan yedi milyar insan | Bir lisan yedi milyar insan |
|
|
|
Geçen seneki Türkçe Olimpiyatları'nın ana mesajı 'Türkçe: Sevgi Dili' idi. Sevgi üzerine bu kadar vurgu yapılması boşuna değil. 130 ülkeden gelen yüzlerce öğrenci, ülkelerindeki elemeleri geçerek yarışmacı olabiliyor ancak. Jüri üyelerini Türkçeyi daha iyi kullandıklarına ikna ettikleri an büyük final için Türkiye'deki yarışmalara katılıyorlar. Bir yandan Türkçe maharetlerini ortaya koyarken, diğer taraftan da kendi ülkelerinin kültürel zenginliklerini tanıtıyorlar. Daha önceki törenlerde şahit olduğumuz gibi, salonu tıklım tıklım dolduran insanlar da o ülkelere ait bayraklarla bu gençleri teşvik ediyor, sevgi ve barışa ortak oluyor. Hatta dünyanın dört bir yanından gelip Olimpiyatlar'a katılan gençler, ülkelerine ait folklor başta olmak üzere kültürel değerleri yansıtan gösteriler de sunuyor. Aslında sevgi mesajının bu kadar diri ve gerçekçi olmasının altında da bu evrensel yaklaşım yatıyor. Bir yanda yarışmalara katılacak kadar Türkçeyi iyi kullanan dünya gençleri; diğer yanda bu gençler vasıtasıyla farklı kültürlerin zenginliklerine vâkıf hale gelen Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları. Empati ve sempati şuuru içinde dünya barışına yelken açma özelliği taşıyor Olimpiyatlar... 'Afrika'nın bilmem hangi kuytu köşesinde siyahi bir genç Türkçe öğrenmiş de ne olmuş' ya da 'Daha önce adını sanını bile duymadığım bir ülkede okul açmanın; o okullarda Türkçe öğretmenin ne faydası var' gibi cümlelerin arkasına saklanarak yapılan itirazların makul bir gerekçesi yok. Dünya ile doğru iletişim kurmak önemli. Bu iletişim bir başka dil üzerinden de kurulabilir şüphesiz. Nitekim şu an öyle de oluyor. Genellikle İngilizce üzerinden anlaşabiliyoruz 'yabancı' insanlarla. Bu da bir yoldur. Bir zamanlar başka diller daha revaçtaydı. Türkçe ile iletişim kurmanın bambaşka manaları bulunmakta. Türkçe ile hemhal olmak, bu ülkenin kültürüyle yakın temas kurmak demektir. Bu ülkenin mutfağıyla, şarkısıyla, türküsüyle, şiiriyle, folkloruyla. Bugün bir şekilde sizin ruh saffetinize aşina olanlar, yarın sizi daha derinden anlama imkânına sahip olacak. Bu çok önemli. Sadece Türkiye için değil; yeni bir şeyler duymaya susamış yerküremiz için de önemli... Hemen her konuda olduğu gibi Türkçenin yaygın hale gelmesinde de bir kısım tereddütler yaşanabiliyor. Maalesef öteden beri böyledir; biz, her şeyden önce kendi gölgemizden korkarız. Aynadaki aksinden bu kadar endişe duyan bir başka millet yoktur yeryüzünde. Anadolu'nun yiğit ve müstağni evlatları, dünyanın dört bir yanına gitmiş ve oraya okul açıp Türkçe öğretmişse bunu ne Pantürkizmle izah etmek mümkündür ne Turancılıkla. Onları motive eden sevgi gibi, saygı gibi, şefkat gibi, merhamet gibi birtakım insani değerler olmasaydı ne bu kadar başarı elde edilebilirdi ne de bu kadar ülke bu insanlara kucak açabilirdi. Hiçbir endişeye ve komplekse gerek yok. Karşımıza çıkan manzara Türk emperyalizmi de değil, Türkçe hegemonyası da. Öyle bir durum vaki olsaydı, ne Türkiye kendi kültürlerini de tanıtmaya gelen bu rengarenk çocukları bu kadar sevgiyle bağrına basabilirdi ne de bu çocuklar Türkçe öğrenmenin mutluluğunu bu kadar muazzam bir atmosferde kutlayabilirdi... Türk medyası Olimpiyatlar'ın ne kadar büyük bir boşluk doldurduğunu ve ne kadar sevecen bir muhteva içerdiğini belki başta tam anlayamadı. Belki de tam anlatılamadı ilk yıllarda. Ancak 9.sunu idrak ettiğimiz Olimpiyatlar'ın bizim medya dünyamıza da bir renk kattığı artık ortada. Türkçe Olimpiyatları, dil hassasiyetimizin her geçen gün daha da azaldığı bir dönemde halkımız için de umut dolu bir ufku işaretliyor. Ve bunu yaparken renk farkını, ırk farkını geri planlara atarak insan sevgisini inşa ediyor. Belki de bu yüzden düşünce ve kimlik farklarına rağmen her vicdana meltem gibi dokunup geçiveriyor Türkçe Olimpiyatları. Emeği geçen herkesi ayakta alkışlamak (onların öyle bir talebi olmasa bile) tarihi bir sorumluluk olsa gerek... Tutuklu sanıklara izin çıkmazsa Genel seçimler geride kaldı. AK Parti, halkın büyük bir teveccühüne mazhar oldu ve halk korkuya dayalı algı siyaseti yapanlara çok ağır bir fatura kesti. Yüzde 50'lik başarılı sonuç, bu yüzden tartışılmayacak kadar net mesaj veriyor. Yalnız bu sefer sonuçtan ziyade başka bir konu tartışılıyor. Cezaevlerinde tutuklu bulunan bazı sanıkların milletvekili olup olamayacağına yargı karar verecek. Ergenekon davasından tutuklu bazı sanıklar ile KCK davasından tutuklu bazı kişilerin milletvekili olması, yargının vereceği izne bağlı. Nasıl bir karar verileceğini şimdiden kestirmek çok zor; çünkü bir meseleye siyasetin baktığı pencere ile adaletin baktığı pencere farklı olabiliyor. Umarım adaletin vereceği karar siyaseti olumsuz etkilemez. Peki ya etkilerse? Yargının tutuklu sanıklara geçit vermeme ihtimali var. Bu ihtimal gerçeğe dönüşürse muhataplarını ağır bir demokrasi sınavı bekliyor. Zira ta baştan beri bazı hukukçular 'Bu adaylar milletvekili olamaz; çünkü tutukluluk halinin kalkması için aranan şartlar arasında milletvekili seçilmek yok' diye bangır bangır bağırıyor. Umut ediyorum ki bu sanıklara Meclis izni çıkar. Ama ya çıkmazsa! Herkes aklıselimle hareket etmek zorunda; öfkeyle değil. Çünkü ortada sürpriz bir karar olmayacak. Şu anki riski CHP ve BDP yöneticileri bile bile aldı. Dolayısıyla sorumluluk aldılar... Medya için de helalleşme süreci Seçim sonuçları açıklandıktan sonra Başbakan Erdoğan, beklenen balkon konuşmasını yaptı. O konuşma sırasında 'helalleşme' sürecinden bahsetti. Hatta bir adım daha atarak, açtığı davaları geri çekti. Kim ne derse desin, kamu vicdanında helalleşme kavramının köklü ve esaslı bir yeri var. O yeri bilmeden kabadayıca yaklaşımlar ortaya koymak, halktan kopuk yaşamanın bir başka yansıması. Aslında gergin yaşanan her süreç kutuplaşmayı besliyor. O esnada insaf ölçüleri bir hayli aşınıyor. Nezaket kuralları bir kenara itildiği gibi dil ve üslup da buzdolabına kaldırılabiliyor. En zor şartlarda bile duruşunu bozmayanlar kazançlı çıkıyor şüphesiz. Lakin o asil tavrı yakalamak da, korumak da (özellikle olağanüstü dönemlerde) çok kolay olmuyor. Aslında helalleşmeye en çok ihtiyaç duyan medyanın kendisi. Çünkü gerçeği aramak, hadiseleri analiz etmek gibi hayati bir görevi ifa ederken olayların içinde kalarak terazisinin şaşması muhtemel. Her neyse... Halk yazılanları okudu, konuşulanları dinledi ve kararını verdi. Sandıktan çıkan iradeye itiraz etmek demokrasinin dışına savrulmak demektir. En iyisi medya dünyasının da ortaya çıkan sonuçları içine sindirmesi ve gereksiz yere oluşturulan gergin atmosferden sıyrılarak asli işinin (yani doğru haber-seviyeli analiz) başına dönmesidir. Onun için de belki el sıkışıp helalleşmekle işe başlamak, maşeri vicdana mutabık yeni bir yol haritası çizmek gerekiyor... |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|